Blogcu biliyor musun sana hiçbişey yazmak gelmiyor içimden. Nedense seni aklımda insanlaştırıyorum. Darılıyorum. Ve sana kızıyorum.
Pat diye yazılarımı, yazılarımızı içine çekip yokediyorsun. O harflere ulaşamıyorum. Ama onlar benimmmm diye mızırdıyorum. Dedim ya işte, sana darılıyorum.
Halbuki normaldir, olabilir yani. Arıza insanlara has bir durum değil. Sen de benim kadar arızalanabilirsin, eyvallah.
Ayrıca sen böyle yaptıkça seni neden bırakamadığımı da daha iyi anlıyorum. Arada bir sakla yüzünü, durmadan gelip tıklayalım adını...
Dolanalım, kendimize blogculardan blog beğenelim. Sonra geri dönelim.
Şimdi ben, tembel köfte yani her gece yatarken diyorum ki: "Ohhhh yarın sabah işim yok,İlker veleti öbür evde kaldı sabah sabah gelip kapı tekmeleyemez "Abaaaa kapıyı aç" diye. Uyuycam işte. Kaça kadar olursa olsun. Sonra kalkıp çay yapıcam, iki bisküvi, bir bardak çay. Hooop bir sigara yakıcam, gelsin blogcu, gelsin bloglar. Sonra belki bir film izlerim, yan gelir yatarım. Bir de keyfim gelirse Türk kahvesi içerim usul usul.
Yok ama. Ya elektrik arızası, ya Ahmetin telefonu, ya bişey bir şekilde uyandırılıyorummm... E hani benim keyif? Gitti güme.
Annem bana ve evin diğer halkına hep "Gece silahlı, gündüz külahlı" der. Yani: Sabaha kadar oturuyor gündüz vakti uyuyormuşuz. Eski evdeyken bir ara sabah 5 kahvaltılarımız vardı bizim. Ama bildiğiniz gibi değil.
Annem altta kardeşimle oturuyor...Muhabbet, muhebbet, muhabbet... Ya ben sesi duyup çatlıyorum... ya onlar telefonu çaldırıp "gel" diyorlar. hadi aşağı... E saat 5 olmuş, karın acıkmış. Bir güz-zel kahvaltı ediyoruz sayın arkadaşlar.
Sonra dağılıp uyumaya gidiyoruz.
Böyle bir tersine dünyamız var.
Çocukluğumun en güzel hatıralarını okul kapanıp tatil olduğunda babam ve kardeşimle sabahlara kadar oynadığımız poker savaşları oluşturuyor. Duyguları vücudunun her bir tarafına yansıya bir insan olarak ben asla blöf yapmayı beceremiyorum.
Her gece kendimi sıkıp, tek bir oyunda blöf yapıyorum. Ortadaki tüm parayı toplayıp, kahkahalar atıyorum. babam çıldıyor: "Ülen sana da yenildim ya şu pokerde, ben daha ne diyeyim..." diyor. daha çok gülüyorum.
Sizi sıkmam umarım ama dünkü yazı aklıma takıldı. En çok da çiftçi ürününü satacağı insanlara zarar vereceğini bilerek zirai ilaç-hormon-gübre kullanır mı?
Tarımla uğraşan bir ailenin çocuğu olan Ahmete de sordum bu soruyu. Cevabı kesindi: "Hayır". "Peki" dedim, "Çiftçi için önemli olan asıl şey nedir?" "Hasadın ve verimin artması" dedi. "E işte bu maddeler de bu işe yarıyor ki." "Zaten o nedenle kullanıyorlar" dedi. "Peki neden kulak asmıyorlar bu maddelerin zararlı olduğunu söyleyenlere" dedim. "Çok basit: İnanmıyorlar" dedi.
İnanmıyorlarmış çünkü şu şekilde düşünüyorlarmış: Bizim zarar etmemizi istiyorlar. Zenginleşmemizi istemiyorlar. Üstelik küçük imalatçı da şöyle bakıyormuş olaya: Bu denetimcileri büyük şirketler örgütlüyor. Yerel ve küçük olanı yoketmek istiyorlar...
Ben de dedim ki: "Aaaaaa...Dondurmam Gaymak..." "Aynen öyle" dedi.
Seyrettiniz mi bilmem: Dondurmam Gaymak isimli o bence muhteşem filmde küçük bir dondurma dükkanı sahibi olan kahranımız işlerin ters gitmesini paketli dondurma üreten büyük uluslararası firmalara bağlıyor ve o firmalara savaş açıyordu kendince.
Öyle şeker bir karakterdi ki, ben uzun süre markalı dondurma yiyemedim. Hala da tercihim klasik pastane dondurmasından yana.
"Zaten" dedi Ahmet "Aksi imkansız. İnsanlara zarar vereceğini bilerek o maddeleri yanlış kullanmak cinayet bile değil katliam olurdu."
"Eğitim şart" klişesine bağlamak ne kolay. Bence önce güvenilirlik ve denetim şart.